18
januari
2010

Türkçe’nin Matematiği

Sevgili dostlar;

Türkçe’nin güzelliği ve geçerliliği üzerine şimdiye kadar rastladığım en akıl dolu yazı. Bütün Türkçe konuşanlarla paylaşmak istedim.

Türkçe’nin Matematiği
yazan: A. Cüneyd Tantuğ


(Türkçe üzerine bir matematik modelleme ve bunun olası toplumsal yansımaları üzerine bir zihin jimnastiği)

“Victor Hugo şiirlerini 40.000 kelime ile yazdı. Türkçe’yi en zengin kullananlardan Yaşar Kemal’in romanları 3.500 kelimeyi geçmez” görüşü çok yaygındır. Bu görüş haklıdır zira Türkçe’nin Fransızca’ya oranla daha az sözcük içerdiği doğrudur. İngilizce’ye, Almanca’ya, İspanyolca’ya oranla da daha az sözcük içeriyor olması gerekir.

(Bugün ise Türkçe’de 57000 kelimelik bir sözlük vardır.)

Ne var ki, bu değerlendirmeler Türkçe’nin daha yetersiz bir dil olduğu anlamına gelmez! Çünkü Türkçe az sözcük ile çok şey anlatabilen bir dildir! Daha fazla sözcük içerse bunun kimseye zararı dokunmaz ancak, gereği yoktur.

Başka bir dilden Türkçe’ye çeviri yapan herkes sözlüğü açtığında, aralarında minik anlam farkları olan birçok sözcüğün Türkçe karşılığında çoğu zaman aynı kelimeyi okur. Bu, ilk bakışta bir eksiklik gibi görünebilir, oysa öyle değildir. Çünkü yukarıda adı geçen diller kelimelerin statik (durağan) olan anlamlarını öğrenmeye, Türkçe ise bu anlamları bulup çıkarmaya, yani dinamik (dirik) anlamlandırmaya dayalıdır.

Türkçe’de Kelime anlamlarını sözlükteki tanımlar değil, kelimelerin cümle içindeki konumları belirler. Tam bu noktada, Türkçe’nin, sadece referans (başvuru) olmak üzere sadece gerektiği kadarı sözlüklere alınmış, sonsuz sayıda kelime içerdiği bile öne sürülebilir. Örneğin, İngilizce-Türkçe sözlükte “sick”, “ill” ve “patient”ın karşısında hep “hasta” yazar. Bu bağlamda İngilizce’nin üç kat daha fazla sözcük içerdiği söylenecek olursa, bu doğrudur. Ancak, bu kelimeler arasındaki farkların Türkçe’de vurgulanamadığı söylenmeye kalkılırsa, bu yanlış olur: zira, “doktor falanca beyin hastası olmak”, “böbrek hastası olmak”, “internet hastası olmak”,
“filanca şarkının hastası olmak” arasındaki farkı Türkçe konuşan herkes bir çırpıda anlar.

Bunun nasıl olabildiğini görmek zor değildir. Bir kalem alıp, alt alta:
3+5=
12+5=
38+5=
yazmak, sonra da bunları toplamak yeterlidir. Hepsinde aynı “+5” yazdığı halde sonuçları farklı çıkıyorsa, Türkçe’de de cümlelerin hepsinde aynı “hastası olmak” ifadesi geçtiği halde sonuçlar farklı olacaktır.

Türkçe’nin az araç  ile çok iş yapmasının sırrı matematikte yatar. 0’dan 9’a kadar 10 tane rakam, artı, eksi, çarpı, bölü dört işlem işareti ve bir
ondalık ayracı virgül, yani topu topu 15 simge ile sonsuz sayıda işlem yapılabilir. Türkçe de benzer özellikler gösterir. Türkçe matematiğe dayalı olmaktan da öte, neredeyse matematiğin kılık değiştirmiş halidir.

Türkçe’deki herhangi bir fiilin çekiminin ve kelimelerin nasıl çoğul yapılacağının öğrenilmiş olması, henüz varlığı bile bilinmeyen, beş yıl sonra Türkçe’ye girecek fiillerin nasıl çekileceğinin ve üçyüz yıl önce unutulmuş kelimelerin çoğullarının ne olduğunun biliyor olması demektir. Bu tıpkı birinci dereceden iki bilinmeyenli bir denklemin nasıl
çözüleceği öğrenildiğinde, sadece “x=6”, “y=23” olduğu denklemlerin değil, aynı dereceden bütün denklemlerin nasıl çözüleceğinin öğrenilmiş olması gibidir.

Oysa sözgelimi İngilizce’de fiil çekilirken “go” “went” olurken, “do” “did” olur. Çoğul ekleri için de durum aynıdır: “foot” “feet” olurken, “boot” “beet” değil “boots” olur. Bunun tutarlı bir iç mantığı yoktur; tek çare böyle olduklarının bellenmesidir.

Türkçe’de ise, statik (durağan) kelimeleri ezberlemek yerine dinamik (dirik) kuralları öğrenmek yeterlidir. Türkçe’de neredeyse istisna bile yoktur. Olanlar da ses uyumu gereği “alma” olması
gereken meyve isminin zaman içinde kullanım ve ağızlarla “elma” biçimine dönmüş olması gibi birkaç küçük istisnadır. Kurallar ise neredeyse, bu dili icat edenlerin Türk olduğuna inanmayı zorlaştıracak kadar güçlü ve
kesindir. Bu noktadan sonra, anlatılanları matematik olarak formülleştirmek, aradaki ilişkiyi somutlaştırabilmek açısından yararlı olacaktır. Bunu yapmanın en kolay yolu ikili sayı düzeneğini kullanmak olduğu için de yalnızca 0 ve 1’leri kullanmak yeterlidir. İzleyen örneklerde [1=var] ve [0=yok] anlamında kullanılmışlardır.

Kelime kökü çoğul eki matematik ifade:
ev……..ler…….evler
1.0…….0.1…….1.1

Bilgisayar terimiyle Türkçe’deki bütün kelimelerin 2 bit olduğu varsayılabilir (ileride bit sayısı artacak). Tekil olan bütün kelimeler 1.0 (kelime kökü var; çoğul eki yok), çoğul olanlar ise 1.1’dir (kelime kökü var; çoğul eki var.) Bu kural, hiç değişmemek bir yana, öylesine güçlüdür ki, Türkçe’de başka hiç bir dilde yapılamayacak bir şey yapılıp, olmayan bir kelimenin çoğulu dahi söylenebilir (0.1). Birisi karşısındakine sadece “ler” dediğinde, alacağı tepki: “anladık ‘ler’ de, neler?” türünden bir cevap olacaktır. Bir şeylerin çoğulunun söylendiği bellidir de, neyin çoğulunun kastedildiği açık değildir.

Örneğin, vurgulama / sıfat kökü güçlendirme – zayıflatma matematik ifade:


kırmızı
0.1.0
kıp kırmızı
1.1.0
kırmızı msı
0.1.1
kıp kırmızı msı
1.1.1

Türkçe’deki sıfatların anlamını kuvvetlendirmeye veya zayıflatmaya yarayan bu kural da hiç değişmez. Hatta istenirse bu kurala uyan ama hiçbir sözlükte bulunmayan, hem kuvvetlendirilmiş hem de zayıflatılmış garip sıfatlar bile türetilebilir. Sözgelimi, “Güneş doğmazdan az önce ufuk kıpkırmızımsı (kıp + kırmızı + msı [ 1.1.1]) bir renk aldı” dendiğinde, herkes neyin kastedildiğini anlayacaktır. Çünkü ayaküstü türetilen bu sıfat, hiçbir sözlükte yer almaz ama, Türkçe konuşan herkesin çok iyi bildiği bu kurala uygundur.

Fiil çekimlerinde de işler farklı değildir. Burada zorunlu olarak kişi için “3,” zaman için “2” bitlik gruplar kullanılacak. Çoklu bit grupları şunları ifade edecek:

011 = ben
010 = sen
000 = o
111 = biz
110 = siz
100 = onlar
00 = geniş zaman
11 = şimdiki zaman
10 = gelecek zaman
01 = geçmiş zaman

kök kişi matematik ifadesi:

yeterlilik……………….Oku (y)abil dim…………………………..=
1.1.0.01.0.0.011


olumsuz……………….Oku (y)a ma z mış sın…………………=
1.1.100.0.1.010

zaman……………… Gel me (y)ecek ti……………………………=
1.0.1.10.1.0.000


zaman……………….Git me di k……………………………………. =
1.0.1.01.0.0.111


hikaye……………….Şaşır abil ecek ti niz ………………………..=
1.1.0.10.1.0.110


rivayet……………….Bil (i)yor lar……………………………………. =
1.0.0.11.0.0.100

(Kişi tablosunda zaman ile ilgili küme 3 bit yapılıp geçmiş zaman “di’li geçmiş” ve “miş’li geçmiş” olarak ikiye ayrılabilir; soru bileşkeni için ayrı bir bit eklenebilir, emir ve şart kipleri de işin içine katılabilir. Ancak, sonuç değişmezdi.)

Cümleleri oluşturan öğelerin (özne, nesne, yüklem, vb…) sıralaması da rasgele değildir. Türkçe cümleler bir tür “crescendo” (şiddeti giderek artan, yükselen dizi) izlerler. Bütün vurgu en sonda yer alan yüklem (fiil) üzerindedir. Diğer öğelerin önemi, yükleme olan yakınlık / uzaklık konumları ile belirlenir. Yükleme yakınlaştıkça önem artar. Gene matematiksel olarak ele almak gerekirse, cümleyi oluşturan her bir öğenin toplam öğe sayısı kadar haneden oluşan bir matematik değere sahip olduğu varsayılabilir.

Örneğin, “Dün Ahmet camı kırdı” cümlesi 4 öğeden oluşmaktadır; o halde her öğe 4 haneli bir değere sahip olacak: ilk öğe en düşük, son öğe ise en yüksek değeri taşıyacaktır.

Cümle;
matematik değer
0001
matematik değer
0011
matematik değer
0111
matematik değer
1111 olarak verilmiştir.

1 dün Ahmet camı kırdı.
2 dün camı Ahmet kırdı.
3 Ahmet dün camı kırdı.
4 Ahmet camı dün kırdı.
5 camı dün Ahmet kırdı.
6 camı Ahmet dün kırdı.

Şimdi tablodaki cümleler tek, tek ele alınabilir:
1. Cümle: dün Ahmet bir iş yaptı ve bu camı kırmak oldu.
2. Cümle: dün kırılan camı başkası değil Ahmet kırdı (suçlu Ahmet!).
3. Cümle: Ahmet’in dünkü işi camı kırmak oldu (belki önceki gün kitap

okumuştu).
4. Cümle: Ahmet camı herhangi bir zaman değil, dün kırdı (yarın kırması

gerekiyor olabilirdi).
5. Cümle: cam düne kadar sağlamdı, kırılmasının suçlusu ise Ahmet.
6. Cümle: camı Ahmet zaten kıracaktı, bunu dün yaptı.

Cümleyi oluşturan öğeler kesinlikle aynı kalırken (cam hep ismin ‘i’ haliyle “camı” olarak kaldı; fiil hep 3. tekil şahıs, di’li geçmiş zamanda çekildi, vb), sadece sözcüklerin yerlerinin değişmesi cümlelerin anlamlarını da değiştirdi.

Değerlerine bakılacak olursa, er cümlede 0011, 0001’den daha fazla, 0111 bu ikisinden daha fazla, 1111 ise hepsinden daha fazla önem taşıdı. Anlamı belirleyen de zaten her bir öğenin matematik değeri oldu. Kelimelerin statik (durağan) anlamlar taşıdıkları dillerde, zaman belirtecinin
(bu cümlede ‘dün’) yeri değiştirilerek elde edilebilecek 2 çeşitlemenin dışındaki diğer anlamları vermek için kip değiştirmek (edilgen kip – passive mode kullanmak) veya araya açıklayıcı başka kelimeler eklemek gerekir. Türkçe konuşanlar ise kullanıcıya tanınan esneklik sayesinde her bir cümlenin diğerinden farkını yapılan vurgu ile derhal anlarlar.

Türkçe’nin matematik ile olan alışverişi yalnızca verilen örneklerle sınırlı değildir. Türkçe ne taraftan ele alınsa alınsın bu ilişki ile yüz yüze gelinir. Türkçe’nin bu özelliğini, “İnsanlar kendilerine ulaşan mesajları (demeçleri) nasıl anlarlar?” “Bunun kullanılan dil ile bir ilgisi var mıdır?” “Bir Fransız, bir İngiliz, bir Türk aynı mesajı kendi ana dillerinde alsalar, birbirleri ile aynı şekilde mi, yoksa farklı mı algılarlar?” Eğer dilin algılamayla ilgisi varsa, işin içine bir dil karışmadığı, yani sözgelimi bir pandomim gösterisi izlenir veya üzerinde hiç yazı olmayan bir afişe bakılırken, dil ile ilgili bu alışkanlıklar nasıl etki ederler?” türünden sorulara yanıt ararken farkettim. Bu özellik, konuya ilgi ve sabırla yaklaşıp bakmayı bilen herkesin görebileceği kadar açık. O nedenle, bu güne kadar kesinlikle başkaları tarafından da görülmüş olmalı. “Türkçe çok lastikli, nereye çeksen oraya gidiyor” diyenler de aslında, hayal meyal bu özelliği fark eder gibi olup, ne olduğunu tam adlandıramayanlardır.

Türkçe teknik açıdan mükemmel bir dildir. Bu mükemmelliğin nedeni matematik ile olan içiçeliktir. Keza, ne yazık ki Türkçe’nin, bu dili konuşanlara kurduğu tuzak da buradadır. Kentli-köylü, eğitimli-eğitimsiz, doğulu-batılı, vb. gibi kültür çatışmaları dünyanın her yerinde vardır. Gene dünyanın her yerinde iyi, kötü işleyen bir “asimilasyon” (eritme) ve / veya “adaptasyon!” (uyum) süreci bu çatışmayı kendi içinde bir takım sentezlere (terkiplere) götürür. Türkiye bu açıdan dünya genelinin biraz dışındadır. Türkçe’de “asimilasyon” (eritme) ve / veya “adaptasyon” (uyum) süreci ya hiç çalışmaz, ya da akıl almaz bir yavaşlıkta çalışır. Bu sorun, başka sebeplerin yanı sıra kullandığımız dilden de kaynaklanmaktadır. Düşünme, kendi kendine sözsüz konuşma olarak kabul edilirse (bence öyledir), anadilin kişilerin düşünce yapısı üzerinde etkili olduğunu da kabul etmek gerekir. İnsanlar kendi anadillerinde düşünürler. Türklerin büyük paradoksu (çelişkisi) işte buradadır. Teknik açıdan mükemmel bir dil olan Türkçe, kendi dışımızdaki dünyayı kendimizce değiştirmeden, olduğu gibi algılamaktaki en büyük engelimizi oluşturmaktadır.

Örneğin, Türkiye dışına yabancı işçi olarak giden ilk nesil gerek bulundukları ülkenin dilini öğrenme, gerekse oradaki yaşam biçimine ayak uydurma konusunda muhteşem bir direniş gösterdiler. Bu direnişin boyutları o denli büyük oldu ki, başka hiç bir diasporada gözlenmeyen gelişmeler yaşandı. Türk diasporası, gettolaşıp kendi kültürünü gene kendi içine kapanık bir çevrede yaşayacak yerde, kendi kültür kurumlarını kendi ile birlikte da o ülkeye ithal etti. Eritilmeye en dirençli kültürlerden biri kabul edilen İspanyollar, gittikleri yere sadece gazetelerini ve bazan da radyolarını taşımakla yetinirken; Türklerin bunlara ek olarak (hem de birden çok) televizyon kanalları ve hatta kendi fast-food’ları (lahmacun, döner,vb.) taşınmış oldu.

Bunları başaran insanların yeteneksiz olduklarına, dil öğrenmeyi de bu
yeteneksizlikleri yüzünden beceremediklerine hükmetmek en azından adil ve gerçekçi olamaz. Keza, böylesine önemli bir kültür direnişi gösterenlerin, orada doğan çocuklarını eğitirlerken, bunca sahip çıktıkları kültürlerini göz ardı etmiş olmaları da düşünülemez. Ancak gözlemlenen o ki, orada doğan ikinci nesil, gene sözgelimi İspanyollar arasında hiç görülmediği kadar hızla asimile oldu / eridi. Bunun nedenini evdeki Türkçe’nin yanısıra okulda
öğrenilen ve ev dışında yaşanan, o ülkenin dili etkeninde aramak çok da yanıltıcı olmayacaktır.

Biz Türkler, konuşmayı öğrenirken (tıpkı sick, ill, patient örneğinde olduğu gibi) farklı durumların farklı kavramlar oluşturduğunu, bu farklı kavramların da farklı adları olması gerektiğini öğrenmeyiz. Fakat, aynı adı taşıyan farklı kavramları birbirinden ayırmaya yarayacak sezgisel (sezgisel = doğal = matematiksel) yöntemin kurallarını öğrenmeye başlarız.

Sezgiselliğe şartlanmış beyinler ise dış dünyayı hiçbir değişikliğe uğratmadan, olduğu gibi algılamayı bilemediklerinden, bildikleri tek yönteme yani kendilerince anlam çıkarsamaya veya başka bir ifadeyle “sezdikleri gibi algılamaya” yönelirler.


Algıladıkları kavramların tümü kendi çıkarsamaları  doğrultusunda şekillenmiş olan, kendilerince tanımlanmış bir dünyada yaşayan insanlara ulaşan mesajlardaki (iletilerdeki) kodlar ne kadar “herkesçe bir örnek” algılanabilir? Üzerinde emek harcanmaya değer temel sorulardan biri budur. Bu sorunun yanıtı belirginleştikçe, neden Batı’daki sistemlerin bir türlü Türkiye’de oluşturulamadığı sorusunun yanıtı da belirginlik kazanabilir.

Türkçe’nin kendi iç dinamiklerinden kaynaklanan bu özel durum kuşkusuz tüm iletişim alanları için geçerlidir. Yunus Emre’nin okuması, yazması olmayan göçebe Türkmen boyları arasında 700 yıl boyunca bir nesilden diğerine büyük bir sadakatle, sözlü kültür ürünü olarak aktarılmasının ardında Türkçe’nin sezgiselliğini sonuna kadar kullanmadaki becerisi vardır. Tanzimat aydınları ve Cumhuriyet aydınlarının bir türlü geniş kitlelere
seslerini duyuramamalarının nedeni de gene aynı denklemin içinde aranmalıdır. Fransız gibi, Alman gibi düşünmeyi öğrenenler, meramlarını anlatırken bunu yeni öğrendikleri düşünce sistematiği içinde yapmaya kalkışmış ve Türk gibi anlatmayı becerememiş olduklarından başarısız kalmışlardır.

Mesajlar (demeçler) sadece algılanabildikleri kadar etkili olurlar. Mesajları üretenlerin kendi konularına ne kadar hakim oldukları mesajın (demecin) bütünlüğü açısından önemlidir ama, hitap edilen kişilerin kendilerine yönelen mesajları nasıl algıladıkları her şeyden daha önemlidir.

muratay00@gmail.com

Author: Bülent Yiğittop
Posted in: Murat Ay

Trackback from your site.

Comments (1)

  • Osman Sarikaya
    18 januari 2010 at 23:14 |

    Avrupalilastiramadiklarimizdanmisiniz? = Behoort u tot diegene die wij niet hebben kunnen vereuropaliseren?

    Yeminli tercumenin kelimesi E 0,50 sent ise, Turkceden Hollandacaya tercume yaptiracaksaniz yukaridaki Turkce kelime icin borcunuz= E 0,50 sent.

    Yeminli tercumenin kelimesi E 0,50 sent ise, Hollandacadan Turkceye tercume yaptiracaksaniz yukaridaki ayni keliime (pardon cumle) icin borcunuz = E 5,00 avrodur.

    Turkcemizin ne kadar ekonomik bir dil oldugunun, ne kadar guzel bir dil oldugunun farkindasinizdir.

    Ancak Avrupalilasabilmek icin o tek kelimeyi Avrupalilar gibi parcalamaya calisiyoruz, acaba imla kurallarina uyabilelim, Avrupalilar Turkce ogrenirken zorluk cekmesinler diye var gucumuzle calisip o tek kelimeyi bugune kadar kac parcaya ayirabildik ki ???

    Hollanda’dan Karmaman’a ve Turkce sevdalilarina selamlar…

    Turkolog Drs. Osman Sarikaya

Leave a comment